Büyük Kandırmacı!

CUMHURİYET

26 temmuz 1992

ARADA BİR

Büyük Kandırmacı!

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

YÖK’ün 10 yıllık hükümdarı istifa etti. Kişiliği ve becerileri konusunda daha ilk gün birçok övgü ve yergi basında yer almaya başladı. Bence en büyük becerisi karşısındakilerin bilgi azlığından yararlanarak, onları “kandırabilmesi’ idi. Bu konuda üstüne uzman tanımadım. Bir konunun amacını saptırmada, verileri çaptırmada, ‘ak’ı kara, ‘yok’u var göstermede üstat idi. YÖK’ün kuruluşunda temel amaç ve o dönemdeki askeri yönetime vaat edilen; üniversitelerde tam günü özendirme ve yerleştirme, genç üniversitelere rotasyonla deneyimli öğretim üyesi sağlamaktı. Bu amaçların uygulanamayacağı anlaşılınca, bunlardan söz edilmez olmuş, amacını ve vaadini yerine getiremeyen YÖK ve başkanı; “kamu adına merkezi denetim” görevlerini varlıklarının gerekçesi olarak ön plana çıkarmışlardır. Bu kandırmaca masum bir savunma sayılabilir. Ancak YÖK sistemine karşı olan öğretim üyelerine “tembel oldukları ve denetim istemedikleri için YÖK’e karşılar” karalaması hafife alınacak bir suçlama değildir. Eğer öyle idiyse bu kişiler hakkında ‘denetim’ görevlerini neden yapmadılar? Çünkü gerçekte bu kişilerin çoğunun, üniversitenin bilimsel açıdan en seçkin ve çalışkan kişileri olduğunu biliyorlardı. Aslında tüm YOK döneminde hangi denetim yapılmış ve sonucunda ne düzeltilmiştir? Lütfen açıklasınlar. Tam tersine keyfi yönetim, yetkiyi kötüye kullanma ve kayırma söylentileri YÖK döneminde ayyuka çıkmıştır. Nedeni, üniversitelerin öz ve iç denetimini yapan kurulların devre dışı bırakılarak; yetkilerin tek makam ve kişilerde toplanmasıdır. YÖK dönemindeki keyfi işlemlerinden örnekler verelim, YÖK’ün yeni başkanının rektör olduğu üniversitede döner sermayeden ücret alabilmesi için hukuk profesörü iken tıpta görevli gösterildiği haberi, başkanlığa tayin haberi ile aynı gün basında yayınlandı. Bir rektörün tekrar aday olabilmek için yaşını küçültmeye çalıştığı son günlerin başka bir haberi idi. (Aynı meslektaşımız o güne kadar üniversitede hiç çalışmamış ve dışarıdan doçent olmuş iken, YÖK kendisini yasalara uysun diye bir günlüğüne 19 Mayıs Üniversitesi’ne atayarak profesörlüğe yükseltmiş, ertesi gün de Trakya Üniversitesi’ne rektör yapmıştır.) Bu tür örnekler istendiği kadar çoğaltılabilir. Hiç kimse ülkemiz devlet üniversitelerinin gerçek sahibinin toplum olduğunu yadsıyamaz. Fakat bu toplumun hakkı olan ve üst kuruluştan (Son 10 yılda YÖK) beklediği denetim, herhalde yukarıdaki örneklerde görülenler değildir.

Yıllardır verileri çarpıtarak yabancı ülkelerden gerçek dışı örnekler vererek, kendisinin de en üst kademede görev yaptığı YÖK öncesi döneme haksız suçlamalar yükleyen, doğru ilkelerin savunucusu kisvesindeki, ‘kandırma’ üstadı Doğramacı; sonunda gerçek ve tek ilkesini gizleyemedi: Üniversitelerin rektörlüğe aday göstermelerine bile tahammül edememe! (Başka bir deyişle kendi fikrimden başka fikir olmamalıdır.)

Bu anlayıştaki bir kişinin yıllardır söylediği “YÖK sistemi dünyanın en çağdaş, en özerk sistemidir” masalına ve YÖK’ün “kamu adına denetim” yaptığı kandırmacalarına hala inanan kalacak mı acaba?

Hekim Fazlası, Sağlığın Sömürülmesi

CUMHURİYET/2 

13 Ocak 1987

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

Hekim Fazlası, Sağlığın Sömürülmesi

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyinin yükselmesi için fakülte kontenjanlarının azaltılması yanında, mezuniyet sonrası uzmanlık kadrolarında gereksinime göre dengelerin bir an önce sağlanması, çağdaş tıp anlayışına uygun olarak sağlık hizmetlerini kurumlaştırma yönündeki idari kararların bir an önce alınması ve tüm olayın ileriye dönük bir planda bütünleştirilmesi gereklidir.

Cumhuriyetimizin kuruluşunda 7 milyon nüfusumuz için 326 olan hekim sayısı, 1980’deki 45 milyon nüfus için 28.000’e ulaşmıştır. 1986’da bu sayı yılda ortalama 3000 yeni hekimin katılmasıyla 45.000’e yükselmiştir. Ancak 1982’de fakülte sayısının artışı ve kontenjanların yeniden ayarlanması ile 1988’den başlayarak her yıl ortalama 5000 hekim diploma alacaktır. Kaba bir hesapla 2000 yılında, bu zaman diliminde emekliye ayrılan ölen meslektaşlar da dikkate alındığında, 90-95.000 faal hekimin olacağı anlaşılmaktadır.

Bu sayı, 700 nüfusa bir hekimi ifade etmektedir.

Ülkelerin insangücü planlarında, ülkenin siyasi yapısına göre farklı kuruluşlar yetkili ve etkili olabilmektedir. Ülkemizde bu hedeflerin sayısal değerini saptamak DPT ‘nin sorumluluğundadır. Ancak 1981 yılında 1000 nüfusa bir hekimi uygun sayan bu kurum, bugünlerde 700-800’e bir hekimden söz etmektedir ki, bu oran halen gelişmiş ülkelerin bile pek azında var olan bir orandır. Bu ülkelerde hekim fazlası sorunu başlamıştır. Bunun yanında gelişmekte olan bazı ülkelerde de (özellikle Pakistan’da) işsiz hekimler ciddi bir sosyal sorun durumundadır.

Temel amaç, ülkenin sağlık düzeyinin yükseltilmesidir. Gerekli altyapı, yardımcı personel, araç-gereç sağlanmadıkça tek başına hekim sayısının artışı ile bu gerçekleşemez

TEMEL AMACA AYKIRI TUTUM

Altyapının çağdaşlaştırılamadığı durumda hekimin işsiz kalma dönemi daha erken başlayacaktır. “On yıl sonra tıp fakülteleri tatil mi edilecek?” sorusuna yanıt arayarak konuyu açıklığa kavuşturalım:

İnsangücü hedeflerinin ekonomik hedeflerden farklı özelliği, hedefin aşılması halinde önemli sosyal sorunların doğmasıdır. Bu bakımdan insangücü hedefinin en azı, en uygunu olduğu gibi bir üst sınır da belirlenmeli ve plan buna göre yapılmalıdır. Tersi durumda üst düzey mesleklerde insangücü fazlasını başka bir alana yöneltme de yapılamayacağından; karşılaşılan sosyal sorunun boyutları çok ciddi olacaktır. DPT, belirlediği hedefe (bu hedefi doğru varsaysak bile) kısa sürede ulaşıldıktan sonra taşmayı nasıl önleyeceğini de belirlemeli ve açıklamalıdır. On yıl sonra tıp fakültelerini tatil mi edecekler? Kontenjanı yılda IO00’e mi indirecekler? Yanıt: Bu denli bir sınırlama, o tarihte başarılamaz. Esasen sayısal değişikliklerin, her iki yönde de yavaş yavaş gerçekleşecek şekilde planlanması daha uygundur.

Her uzmanlık dalındaki insangücü ayrı ayrı dikkate alınmalı.

Gözden kaçan bir başka özellik ve yanlış değerlendirme hekim insangücünde hemen her zaman veri olarak toplam hekim sayısının, dikkate alınmasıdır. Gerçekte çağdaş tıpta bu birim, ölçüt olarak yeterli bilgi verememektedir. Uzmanlık, hatta yan dal uzmanlıklarının geliştiği (daha önemlisi, hastalarca istendiği) bugünkü tıpta, her bir uzmanlık dalındaki hekim sayısının ayrı ayrı dikkate alınması gerekir. Böyle yapıldığında ülkemiz sağlık sorunlarındaki en önemli çarpıklığın, uzmanlık dalları arasındaki sayısal dengesizlik ve coğrafi dağılımın olduğu görülecektir. Bunun yanında bazı dallarda (genel dahiliye, genel cerrahi, çocuk hastalıkları gibi) bugün bile bir enflasyonun var olduğu anlaşılacaktır.

Hekim sayısı bu hızla artarsa oluşacak hekim fazlalığının ne gibi sakıncaları vardır?

Hekim fazlasının ilk ve en önemli doğal sonucu piyasada bir rekabetin oluşmasıdır. Rekabetin başlaması ile müşterinin çekilebilmesi ve çoğu zaman sömürülmesi de birlikte görülmektedir. Sağlık dışındaki bazı konularda piyasa rekabeti olumlu sonuçlar getirebilir ya da yanıltıcı rekabetin zararı çok önemli olmayabilir. Sağlık konusunda ise özne insan ve onun sağlığıdır. Bu varlığın piyasa rekabetine açılması çok sakıncalıdır. Kişinin en duyarlı olduğu değerlerinden sağlık konusunda istismar edilmesi çok kolaydır. Piyasa rekabeti, esasen bugün de bir ölçüde var olan bu sömürünün boyutlarını kat kat arttıracaktır.

ÖNERİ

Bir toplumda, sağlık yönünden bundan daha zararlı bir etken düşünülemez.

Çözüm için tek öneri ve yol söz konusudur: Tıp fakültelerinin kontenjanları azaltılmalıdır.

Önümüzdeki otuz yıllık süreç içerisinde yılda 2500 t. 500 yeni hekim ülkemiz için en uygun insangücü sayısıdır. Sayıdaki bu azalma bir başka yönden de çok yararlı olacaktır. Tıp eğitiminin üç yıllık ikinci yarısı uygulama dönemidir. Eğitimin istenen nitelikte yapılamayışında en önemli etken uygulama kümelerinin kalabalık oluşudur. Bu olumsuzluk kontenjanın azalmasıyla düzeltilmiş olacaktır.

Sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyinin yükselmesi için fakülte kontenjanlarının azaltılması yanında, mezuniyet sonrası uzmanlık kadrolarında gereksinime göre dengelerin bir an önce sağlanması, çağdaş tıp anlayışına uygun olarak sağlık hizmetlerini kurumlaştırma yönündeki idari kararların bir an önce alınması ve tüm olayın ileriye dönük bir planda bütünleştirilmesi gereklidir.

Bu yöndeki gerçekçi bir sağlık planının çoktan yapılmış olması gerekirken bugün hala birbirinden kopuk doğru-yanlış kararlarla zaman yitirmekteyiz.

AT Yolunda Eğitim ve Bilim Engelleri

AT Yolunda Eğitim ve Bilim Engelleri

CUMHURİYET/2 

26 Kasım 1988 

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Çağdaş bir toplum olmanın göstergesi zenginlik ya da yoksulluk değildir. Kişi başına ulusal gelir gibi veriler, ayrıntı düzeyinde bir ölçüttür. Sosyal kalkınmanın temel göstergeleri okuma-yazma oranından başlamak üzere eğitimin öbür basamaklarındaki gücümüzdür. Her tür meslekteki insan-gücümüzün, Avrupa ülkelerindeki meslektaşları düzeyinde eğitilebilmeleri, kalkınmamızın temel göstergesidir. Hedef AT üyeliği ise hekimlerimizin, mühendislerimizin, işletmecilerimizin, hukukçularımızın yetiştirilme koşullarını, bilgi düzeylerini topluluktaki ülkelerin üniversite kavram ve koşullarına ayarlamak zorundayız.

AT’ye üye olabilmenin koşulları olarak ekonominin genel yapısından, düzeyinden, enflasyon oranından panellerde, basında son bir yıl içinde oldukça sık söz edilir olmuştur. Hükümetin tek önemsediği ekonomi olduğuna göre sosyal tartışmaların bu yöne çekilmesi, toplumun dikkatinin bu noktada yoğunlaşması doğaldır. Ancak gerçek böyle midir? AT’nin bugünkü üyeleri, topluluğun düşünüldüğü gibi yürümesi için ekonomik konuların dışında koşul olarak hangi özelliklere dikkat etmektedirler? Birbirlerinin ortaklıklarını. kabul etmelerine karşın AT yöneticilerini düşündüren sorunlar var mıdır, bunlar hangileridir? Bu ülkelerin temsilcilerinin de katıldığı değişik konulardaki toplantılarda bu sorunlar hakkında bazı ipuçları-belirtiler ortaya çıkmakta mıdır?

Geçen eylül ayında İstanbul’da eğitim ile ilgili önemli bir uluslararası kongre yapıldı. Avrupa Tıp Eğitimi ve Dekanları Kongresi’ne basınımız da, yayınımız da pek iltifat etmedi. Bilimsel, konular, zakkum mucizesi(!) gibi aylarca tefrika edilemeyeceğine göre ilginç haber sayılmayışı ülkemizde doğal. Zaten eğitim konularının önemsenmemesini kimse yadırgamıyor. Eğitim Kurultayı (şurası) bile kaç yıl aradan sonra toplanabildi. Tüm dikkatimiz alışveriş, gerçek ya da hayali ithalat-ihracatta. 

Yukarıda adı geçen uluslararası toplantıda tüm Avrupa ülkelerinde değişen sağlık sorunları ve teknik karşısında sağlık hizmetlerinin yönü ve bu duruma uyum için (mezuniyet öncesi ve sonrası) tıpta eğitimin alması gereken çehre, enine boyuna tartışıldı. Bu konuşmalar sırasında ülkeler arasında uzman hizmetlerinde belli bir fark olmadığı, ancak uzmanlık eğitimi öncesinde ilk basamak hizmeti için yetişen pratisyenin (mezuniyet öncesi) eğitiminde önemli farklar olduğu belirtildi. Özellikle AT üyesi ülkelerin dekanları ve eğitim temsilcileri ‘serbest dolaşım’ın başlaması ile ülkelerin tıp eğitimleri arasındaki farkların önemli bir sorun yaratacağı endişelerini belirtmişlerdir.

Bugüne kadar tıp eğitiminde hedef, ülkenin yalnız kendi sınırları içindeki sağlık hizmetine göre ayarlanırken; şimdi ortak bir hedef güdülmekte, olabildiği kadar eğitim düzeyi ve yöntemlerinde ortak bir çerçeve çizilmeye özen gösterilmektedir. Bu nedenle kasım ayının ilk günlerinde Lizbon’da tüm Avrupa ülkelerinin eğitim ve sağlık bakanları bir toplantıya davet edilmişlerdi. (Bu toplantı kasımın ilk haftasında yapıldı. Sosyal hizmetlerin en önemlisi “sağlık konusu”ndaki bu özen, öbür meslek, konularında, şimdilik daha az hareketli ise de ergeç gündeme gelecektir.


Gösterge, eğitimdeki güçtür

Ülkelerarası sınırların açılması; gümrüklerin kaldırılması, toplumların birbirine yaklaşması, uyum için bir yol ya da koşul değil, gerçekte bir sonuçtur. Toplumların yaşam tarzı, hukuk anlayışı, sosyal kavramları, eğitim düzeyleri, bilim ve teknoloji yetenekleri birbirine yakın ise sınırlarda ya da gümrüklerdeki engeller bugün var ise yarın nasıl olsa ortadan kalkacaktır. Başka bir deyişle, temel amaç ‘‘muasır medeniyet seviyesini’’ tutturmaktır. Yoksa çarşı-pazarda akla gelen her çeşit malın bulunması (çikita muz dahil) ülkenin çağ atladığını göstermediği gibi Avrupa kulübü üyeliğimizi de sağlamaz. Kaldı ki ekonomide kısa dönem düzenlemeleri yapmak ve başlangıç kaynağı bulmak için borçlanma olasıdır. Oysa eğitim ve bilimde borç alınamaz. Ülkeler genç kuşaklarını kendi koşullarını dikkate alarak çağdaş düzeyde kendileri yetiştiremedikleri sürece vesayetten kurtulamaz ve kalkınamazlar. Çağdaş bir toplum olmanın göstergesi zenginlik ya da yoksulluk değildir. Kişi başına ulusal gelir gibi veriler, ayrıntı düzeyinde bir ölçüttür. Sosyal kalkınmanın temel göstergeleri okuma-yazma oranından başlamak üzere eğitimin öbür basamaklarındaki gücümüzdür. Her tür meslekteki insan-gücümüzün, Avrupa ülkelerindeki meslektaşları düzeyinde eğitilebilmeleri, kalkınmamızın temel göstergesidir. Hedef AT üyeliği ise hekimlerimizin, mühendislerimizin, işletmecilerimizin, hukukçularımızın yetiştirilme koşullarını, bilgi düzeylerini topluluktaki ülkelerin üniversite kavram ve koşullarına ayarlamak zorundayız.

Yıllar içinde toplumumuzda okuma-yazma oranı, ilk, orta, yüksekokul mezunlarımızın sayısı büyük bir hızla artmıştır. Ancak açıkça vurgulamak gerekir ki bu nicelik artışı karşısında nitelik gerilemiştir. Uygulamanın önem kazandığı yüksek eğitimde niteliğin gerilemesi, öğrenci sayısının artışından çok, topluca açılan üniversitelerde akademik koşulların oluşturulamayışına; geleneği yerleşmiş üniversitelerin de özellikle genç ve araştırıcı kadrolarının dağılmasına bağlıdır. Öte yandan, dünyadaki teknolojik patlama, çağdaş üniversitelerin mezunları ile aramızdaki nitelik farkını büsbütün arttırmaktadır. Bu konuların yetkili kurumları DPT ve YÖK daha çok mezun sayısı ile ilgilenmekte, çözümün zorluğundan olacak nitelik sorununu gündeme getirmemektedir. Liberal ülkelerde konunun önemli bir yetkilisi durumundaki meslek odaları ise Türkiye’mizde devre dışı bırakılmışlardır. Bir örnek vermek gerekirse tıp fakültelerinde öğrenci sayısı arttırılırken; uzmanlık öğrencisi kadroları arttırılmamıştır. Oysa AT ülkeleri bilgi artışı ve teknolojik gelişim karşısında tüm hekimlerde uzmanlaşmayı şart koşmaya başlamışlardır.


Sonuç

Sonuçta önümüzdeki yıllarda “Sizin hekiminiz, hakiminiz, mühendisiniz, işletmeciniz AT standardına uygun değildir” gerekçesinin bir engel olarak karşımıza dikileceği çok açıktır. Bu konu, meslek odalarının da katkısı alınarak DPT ve YÖK gündemine bir an önce alınmalıdır.

Kaldı ki bir topluluğa üyelik söz konusu olmasa bile, çağa ayak uydurabilmek için bu düzenlemeler esasen gereklidir.