Hastanelerde Verim Sorunu

Milliyet / 13 Ocak 1981 / Düşünenlerin Düşünceleri

Hastanelerde Verim Sorunu

Prof. Dr. Uğur Derman Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

Verimleri iyi planlanmış gelişmiş ülke hastanelerinde bir hasta ortalama 7-8 günde taburcu olur. Ülkemizde su süre 20 günü aşmaktadır. Bazı hastanelerimizde testler için aylarca sıra beklenmekte, yataklar boşuna işgal edilmektedir. Yardımcı uzman, teknisyen ve araç yetersizliği sağlık kuruluşlarımızın en eksik bölümüdür. Bugünkü kuruluş dokumuz değişmedikçe verimin artmayacağı açıktır. Bu durumda sağlık personeli değil tam süre, çift süre bile çalışsa arzulanan hizmeti veremez. Sağlık kuruluşları yeni ve esnek bir düzenlemeye gitmeli, birlikte çalışması gereken birimler aynı çatı altında birleştirilmeli ve teknik sağlık personeli artırılmalıdır.

Sağlık hizmetlerinin en yoğun sunulduğu kurumlar hastanelerdir. Bugün hastanelerde sunulan, sunulabilen hizmetlerden yurttaşlarımız hoşnut değillerdir. Halkın eğitimi yükseldikçe ve istekleri çoğaldıkça hoşnutsuzluk ölçüsü de artmıştır.

Madalyonun öbür yüzünde ise sağlık personeli ellerinden geldiği kadar çabaladıkları halde arzulananı verememekten yakınmaktadır. Sorunun çok önemli bir noktası bu çabalama fiilinde yatmaktadır. Değişik bölümleri farklı çalışma düzenlerine göre koşullandırılmış, güçleri, birbirleriyle bağdaşmayan sağlık personeli tüm çabalarına rağmen bir uyuma erişememektedir.

En Güçsüz Birim

Bir fabrikada 24 saat üretim yapacak makine, üç vardiyalık işçi, yeterli bilgi ve hatta sınırsız ham madde olsa bile enerji kaynağı 8 saatle sınırlandırılmışsa verim ancak üçte bir oranında gerçekleşebilir. Bir örgütün tam verimli çalışabilmesi için her bir parçasının verim gücünün eş değerde olması gerekir. Aksi halde verim en düşük verimli birimin düzeyinde kalır. Hastanelerimizde hekim ve yatak sayılarının Batı ölçülerine göre düşük olduğu örneklenir. Oysa, ülkemizde sağlık hizmetlerinin büyük bir bölümünü karşılayan üniversite ve sigorta hastanelerinde hekim ve yatak düşük verimli birimler vardır. Hastanelere başvuran hastaları röntgen ve laboratuvar testlerinden geçirmeden tatmin etmek de imkansızlaşmaktadır. Son otuz yıllık gelişmeler de sağlık hizmetlerinde bu bölümlerin önemini artırmıştır. Bu nedenle hastanelerimizde yeni bir denge programı gereği doğmuştur.

Boşuna Yatak İşgali

Verimleri iyi planlanmış gelişmiş ülke hastanelerinde bir hasta ortalama 7-8 günde taburcu olur. ‘Ülkemizde bu süre 20 günü aşmaktadır. Bazı hastanelerimizde testler için aylarca sıra beklenmekte, yataklar boşuna işgal edilmektedir.

Yardımcı uzman, teknisyen ve araç yetersizliği sağlık kuruluşlarımızın en eksik bölümü olup verimi düşürmektedir.

Bu açığı kapatmak için bazı konularda hekim asistanlar bu görevlere kaydırılmaktadır. Bu uygulama asistanların esas mesleki gelişmelerini köstekleyerek ikinci tür bir kayba da yol açmaktadır.

Az nüfuslu illerimizde birçok konuda test ve tedavi imkanı olmayan hastanelerde verim büsbütün düşüktür. Bu illerin yükü de zaten çabalamakta olan diğer hastanelerin üzerine binmektedir. Hastanelerin düşük verimli çalışması sonucu topluma yüklenen külfete hastasın a şifa bulmak için köyünden kasabasından yüzlerce kilometre uzaklara göçenlerin ekonomik ve sosyal yükünü de eklemek gerekir.

Bugünkü kuruluş dokumuz değişmedikçe verimin artmayacağı açıktır. Bu durumda sağlık personeli değil tam süre, çift süre bile çalışsa arzulanan hizmeti veremez. Bugün tam süre, tartışmalarında tüm şimşekleri çeken üniversite hocaları ameliyat yapabilmek için sıra kavgası yapmak zorundadır.

VERİM NASIL ARTAR?

  • Sağlık kuruluşunun karşılığı istek tipi ve sayısı değerlendirilerek hedeflerin saptanması ve her   kuruluşun yeni ve esnek bir düzenlemeye girmesi gerekir.
  • Bugün birçok hastalıkların teşhis ve tedavisinde değişik dallardaki uzmanların bir arada çalışmaları gerekmektedir. Örneğin, anestezist olmadan 10 cerrah olsa da ameliyat yapılamaz. Laboratuvar, röntgen, patoloji tetkikleri yapılmadan birçok hastalığın tanısı konulamaz. Verim artması için uzman kadrolarının dallar arasındaki ağırlığı ameliyathaneleri aralıksız çalıştıracak, başka dallardan gelecek raporların günlerce beklenmesini önleyecek şeklinde ayarlanmalıdır.
  • Hastane mimarisinde birlikte çalışması gereken birimler ve hizmet tipleri dikkate alınmalıdır. Örneğin, acil servislerin uzmanlık dalına bakılmaksızın aynı çatı altında toplanması uygundur. Benzer şekilde klasik cerrahi-dahiliye servis ayırımı yerine hasta birim kabul edilerek servis düzenlemesine geçilmelidir. Örneğin: Bevliye ile nefrolojinin (böbrek hastalıkları servisi); kanser cerrahisi- radyoterapi- kemoterapi birimlerinin beraber yerleşip çalışması gibi.
  • Aynı uzmanlık dalı içerisinde görev dağılımını ve verimi aksatan bir özel durum da üniversite hastanelerinde vardır. Asistan ve uzman kadrolarının birbirinden ayrılmaları şarttır. Esasen Sağlık Bakanlığı asistanlıkları böyledir. Artık, tıp fakültelerinde asistanlığın diğer fakültelerdeki asistanlıktan çok farklı bir görev olduğunun anlaşılması ve konunun yeni üniversite yasasında düzeltilmesi şarttır.
  • Hekim kademesinin yanısıra teknik sağlık personelinin sayıca ihtiyaç olan dallara göre arttırılması da verimdeki tıkanıklığı önleyecektir. Bugün zorunlu olarak asıl meslekleri dışındaki bu teknik görevlerin bazısını yüklenen hekimlerden de asıl konularında faydalanma sağlanmış olacaktır. Yüksek maliyetli birçok ithal malzemesinin verimini artırmak bu yolla mümkün olur.
  •  Hastanenin hizmet sunmadaki hedefleri mezuniyet öncesi ve sonrası eğitime de bir bakıma yön verecektir. Esnek düzenleme, değişen şartlara uyum getirecektir. Hastanelerde sürekli bir komisyon değişkenler hakkında veri toplayarak ve değerlendirerek verimin en yüksek seviyede tutulmasını sağlamalıdır.

Sorumlu Üniversite midir?

CUMHURİYET

14 Nisan 1986

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

Sorumlu Üniversite midir?

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Suçlamaların devamı veya bazı kısıtlamalara gerekçe gösterilmesi, gelecek kuşakların candamarı olan bir kurumun yıpranmasına neden olmaktadır. Bu haksızlığın kamu nezdinde düzeltilmesi, üniversiteye hakkı olan itibarın iadesi gerekir. Aksi halde yetişen gençliğimizin, gücü yok olacaktır.

Ülkemizde yakın geçmişte hiçbir vatandaşın tekrarını istemediği bir dönem yaşanmış ve ancak silahlı kuvvetlerin girişimiyle denetim altına alınmıştır. Bir daha böyle bir dönemin tekrarlanmaması için önlemler düşünülür ve alınırken, nedenlerinin doğru saptanması gerekir. Nüfusumuzun büyük bir bölümünü oluşturan gençliğimiz (15-25 yaş grubu) de anarşik olaylara karışmıştır. Bu yaş grubunun doğal yapısı nedeniyle davranış biçimleri kaçınılmazdı. Ancak bu kesimi bu tepkisel davranışa iten nedenler hangileridir? Gerçeği saptamak için gençliğimizin sorunlarını kapsamlı ve doğru şekilde incelemeliyiz.

Nüfus artışı, okuma isteğinde artış = öğrenci sayısında patlama = başarısızlık korkusu: Türkiye’mizin nüfusu hızla artmıştır ve halen genç yaş diliminde büyük sayılara varmıştır. Bu artış özellikle 30 yaştan genç yaş diliminde büyük sayılara varmıştır. Aynı yıllarda eğitimin değeri kavranmış ve okuyan oran da hızla yükselmiştir. İki konudaki bu artışlar birleştiğinde son 30 yılda, okumak isteyen gençliğin sayısındaki kabarıklık çarpıcıdır.

Buna karşın iş çeşidi ve sayısında bu denli bir artış sağlanamamıştır. Bu noktada sosyal yapıda çok önemli olduğunu bildiğimiz “arz-talep” dengesizliği yine kendini göstermiştir. 30 yıl önce lise mezunlarının büyük çoğunluğu üniversiteye devam edebilirken; 1980’li yıllarda bu oran % 10 dolayına düşmüştür. Yüksek öğrenimi kontenjanlarını arttırmak bir çözüm değildir. Çünkü sonuçta alacağı diplomanın karşılığı bir iş bulamaması genç’i dönüşü de olmayan bir mutsuzluğa itmektedir.

Gerçek Eğitim Yerine Doğruyu Bulma Cambazlığı: Yüksek öğrenim mezunu- iş; lise mezunu-üniversite kontenjanları ikilemelerindeki sayısal dengesizlik son yıllarda daha alt eğitim kademelerine de bulaşmıştır. Bugün artık üniversiteye giriş olasılığını arttırabilmek ümidiyle, yabancı dilde eğitim yapan paralı özel liselere girebilmek için 10 yaşındaki çocuklarımız bir yarış bunalımına zorlanmıştır. Bu yarış havası ayrıca müfredat kademelerini altüst etmiş; eğitim yerine doğru yanıtı bulma cambazlığı öğretilen bir program, tüm eğitime egemen olmuştur.

Kazanma yüzdesinin çok düşük olduğu yer eğitim basamağındaki bu anlamsız yarışlar, çocuklarımız ve gençlerimizi sırasıyla, korkuya ümitsizliğe ve bunalıma sürüklemektedir. Tüm bu engelleri aşıp, tercih etmediği bir dalda bile olsa (Ü.S.Y.M. sınavında ancak %1-2 ilk tercihini kazanabilmektir) üniversiteye girebilenleri yeni· bir sürpriz beklemektedir: Diplomalarına uygun iş sayısının yokluğu.

İÇ HUZUR YOKLUĞU

Geleceğinden kuşkulu gençlerin iç huzuru kalmamıştır: 10 yaşından 25 yaşına kadar geleceğinden kuşkulu bir öğrenci topluluğunda iç huzurun olmayışı doğaldır. Böyle bir ortamda nifak tohumlarının atılması ve yerleşmesi çok kolay olmaktadır. Nitekim gençlerin anarşik olayları incelendiğinde altyapıdan zayıf ve lise eğitimleri güçsüz, dolayısıyla üniversite sınavlarını başarma ümidi az olan bölgelerde, isyankar davranışların orta öğretim düzeyinde başladığı görülecektir. Oysa büyük illerde ve özellikle Ü.S.Y.M. sınavında üstün başarı gösteren liselerde bu tür eylemler yapılmamıştır. Ancak büyük illerimizde, üniversite düzeyinde hareketler olmuştur ve geleceğinden endişeli üniversite gençliği bu tertiplerin içine çekilmiştir. Bu talihsiz davranışlarda öğretim elemanlarının etkisi ve payı var mıdır?

Üniversite gençliğinin toplu hareketleri daha önce 1968 yılında da başlamıştı. Aynı yıl Batıdaki örnekleri paralelinde ve başlangıçta masum istekler halinde görünen bu davranışlara üniversitenin yöneticilerinden bile katılanlar olmuş; zaman içinde olayın niteliğini farkedince sahneden çekilmişlerdir. Bu deneyimi yaşayan öğretim üyeleri 1975-1980 dönemindeki olaylardan uzak durmuşlar, adeta kaçmışlardır. Üniversite olsa olsa bu eylemleri önleyememe, denetleyememe, ilgisiz kalma açısından eleştirilebilir.

Ancak ayrıntı ile incelendiğinde olayların çoğunu üniversiteye dışardan sızan kişilerin başlattığı saptanmıştır. Yazık ki gerçek üniversite öğrencileri de bu tahrike kapılmıştır. Bir başka gerçek de anarşik hareketlerin üniversite sınırları dışında, özellikle özel öğrenci yurtlarında odaklaşmasıdır. Resmi yurtların yetersizliği karşısında ekonomik çaresizlik nedeniyle öğrencilerin özel yurtlarda barınması, anarşik fikirlerin işlendiği odakları yaratmıştır. Kolluk kuvvetlerinin bile kamplara ayrıldığı bir ortamda, öğretim üyelerinin gençlik hareketini önleyemeyişinden dolayı, üniversiteyi suçlamak haksızlıktır ve yanlıştır.

Bu tür suçlamaların devamı veya bazı kısıtlamalara gerekçe gösterilmesi, gelecek kuşakların can damarı olan bir kurumun yıpranmasına neden olmaktadır. Bu haksızlığın kamu nezdinde düzeltilmesi, üniversiteye hakkı olan itibarın iadesi gerekir. Aksi halde yetişen gençliğimizin, gücü yok olacaktır.

Gençliğimize Gelecek Güvencesi:

Yukarıda çizdiğimiz tablo gençlikteki huzursuzluğun temel nedeninin gelecek kuşkusu olduğunu; ve bu ortamın gençliğin kandırılmasını ne denli kolaylaştırdığını göstermektedir. Bu olumsuz tabloyu nasıl düzeltebilir, gençliğimize gelecek güvencesini nasıl sağlayabiliriz?

Bu yaş diliminin başı ve sonundaki iki olay için gerekli önlem derhal alınmalıdır:

1) Başlangıç önlemi nüfus planlamasıdır. Yıllar sonra bunun öncelikli bir devlet politikası olarak belirtilmesi ve Cumhurbaşkanımızın öncülüğünü yapması umut vericidir; halkın eğitilerek ikna edilmesi ve bu kampanyanın sürdürülmesi şarttır.

2) Öbür uçta ise iş-meslek alanlarının sayıca arttırılması ve belirlenmesi gerekir. Halen ülkemizin işgücü – insan gücü denklemi sayısal olarak belirlenmemiş, hele uzun vade planlaması yapılmamıştır.

3) Orta-lise kademesindeki ağırlık, klasik liselerden meslek okullarına kaydırılmalıdır. Üniversite kontenjanlarının bir planlı iş gücüne’ göre ayarlanması, rastgele artışlardan vazgeçilmesi gerekir.

4)İl dışından gelen üniversite öğrencisini barındırmak için çağdaş yurtların sayısı arttırılmalı; olumlu kaynaşmayı sağlamak için spor alanları gibi olanaklar geliştirilmelidir.

5)Bir başka önlem de üniversitelere bölgesel kontenjanların konmasıdır. Ülkemizde üniversitelerin sayısı hızla artmış ve tüm yurda yayılmıştır. Ancak bugünkü uygulamada az gelişmiş yörelerdeki lise mezunlarının kendi bölgelerindeki üniversitelere bile girme şansı azdır. Bu üniversitelerin kontenjanları bile büyük illerin kendi liselerinde başarısız, ancak merkezi U.S.Y.M. sınavında nispeten başarılı öğrencileri ile dolmaktadır.

Bilmem kaçıncı tercih olarak bu fakülteleri kazanan öğrencilerin büyük bir oranı da zaten bir süre sonra ya fakülteyi bırakmakta, ya da şansını bir yıl sonra başka üniversite için denemektedir.,

Bölgesel kontenjanların (örneğin o bölge lise mezununun belirli bir yüzdesi) tanınması; az gelişmiş illerimizdeki orta öğretim gençliğinin ömür boyu umutsuzluğa dönüşen kaderinin değişmesini sağlayacaktır. Bölgesel kontenjan içinde kendilerine yer bulmak için tüm bu gençlik kitlesi derslerine daha sıkı ve umutla sarılacaklardır. Teknik bir düzenleme olan bu son öneri, gençliğe huzur sağlayabilecek önlemler ve planlamaların en kısa dönemde ve kolay yapılabilecek bir değişiklik olarak dikkati çekmektedir.

Sonuç olarak deriz ki:

Yukarda önerdiğimiz ve benzeri bir dizi düzenlemelerle gençliğin değişik konulardaki umutsuzluğunu, geleceği güven duygusuna çevirebilmeyi başarabildiğimiz oranda devletimizin gelecek güveni de pekişecektir.

Büyük Kandırmacı!

CUMHURİYET

26 temmuz 1992

ARADA BİR

Büyük Kandırmacı!

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

YÖK’ün 10 yıllık hükümdarı istifa etti. Kişiliği ve becerileri konusunda daha ilk gün birçok övgü ve yergi basında yer almaya başladı. Bence en büyük becerisi karşısındakilerin bilgi azlığından yararlanarak, onları “kandırabilmesi’ idi. Bu konuda üstüne uzman tanımadım. Bir konunun amacını saptırmada, verileri çaptırmada, ‘ak’ı kara, ‘yok’u var göstermede üstat idi. YÖK’ün kuruluşunda temel amaç ve o dönemdeki askeri yönetime vaat edilen; üniversitelerde tam günü özendirme ve yerleştirme, genç üniversitelere rotasyonla deneyimli öğretim üyesi sağlamaktı. Bu amaçların uygulanamayacağı anlaşılınca, bunlardan söz edilmez olmuş, amacını ve vaadini yerine getiremeyen YÖK ve başkanı; “kamu adına merkezi denetim” görevlerini varlıklarının gerekçesi olarak ön plana çıkarmışlardır. Bu kandırmaca masum bir savunma sayılabilir. Ancak YÖK sistemine karşı olan öğretim üyelerine “tembel oldukları ve denetim istemedikleri için YÖK’e karşılar” karalaması hafife alınacak bir suçlama değildir. Eğer öyle idiyse bu kişiler hakkında ‘denetim’ görevlerini neden yapmadılar? Çünkü gerçekte bu kişilerin çoğunun, üniversitenin bilimsel açıdan en seçkin ve çalışkan kişileri olduğunu biliyorlardı. Aslında tüm YOK döneminde hangi denetim yapılmış ve sonucunda ne düzeltilmiştir? Lütfen açıklasınlar. Tam tersine keyfi yönetim, yetkiyi kötüye kullanma ve kayırma söylentileri YÖK döneminde ayyuka çıkmıştır. Nedeni, üniversitelerin öz ve iç denetimini yapan kurulların devre dışı bırakılarak; yetkilerin tek makam ve kişilerde toplanmasıdır. YÖK dönemindeki keyfi işlemlerinden örnekler verelim, YÖK’ün yeni başkanının rektör olduğu üniversitede döner sermayeden ücret alabilmesi için hukuk profesörü iken tıpta görevli gösterildiği haberi, başkanlığa tayin haberi ile aynı gün basında yayınlandı. Bir rektörün tekrar aday olabilmek için yaşını küçültmeye çalıştığı son günlerin başka bir haberi idi. (Aynı meslektaşımız o güne kadar üniversitede hiç çalışmamış ve dışarıdan doçent olmuş iken, YÖK kendisini yasalara uysun diye bir günlüğüne 19 Mayıs Üniversitesi’ne atayarak profesörlüğe yükseltmiş, ertesi gün de Trakya Üniversitesi’ne rektör yapmıştır.) Bu tür örnekler istendiği kadar çoğaltılabilir. Hiç kimse ülkemiz devlet üniversitelerinin gerçek sahibinin toplum olduğunu yadsıyamaz. Fakat bu toplumun hakkı olan ve üst kuruluştan (Son 10 yılda YÖK) beklediği denetim, herhalde yukarıdaki örneklerde görülenler değildir.

Yıllardır verileri çarpıtarak yabancı ülkelerden gerçek dışı örnekler vererek, kendisinin de en üst kademede görev yaptığı YÖK öncesi döneme haksız suçlamalar yükleyen, doğru ilkelerin savunucusu kisvesindeki, ‘kandırma’ üstadı Doğramacı; sonunda gerçek ve tek ilkesini gizleyemedi: Üniversitelerin rektörlüğe aday göstermelerine bile tahammül edememe! (Başka bir deyişle kendi fikrimden başka fikir olmamalıdır.)

Bu anlayıştaki bir kişinin yıllardır söylediği “YÖK sistemi dünyanın en çağdaş, en özerk sistemidir” masalına ve YÖK’ün “kamu adına denetim” yaptığı kandırmacalarına hala inanan kalacak mı acaba?

Uzman Hekim Açığımız

CUMHURİYET

2 Mayıs 1988

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

Uzman Hekim Açığımız

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Tıbbın bugünkü gelişmesinin gereği, uzmanlık kadroları, mezunların yüzde 70’ini alabilecek sayıya yükseltilmelidir. Bu yapılırken özellikle sayıca eksik dalları dikkate almak, hekim gücümüzün verimi için şarttır. Bu artışı bir anda yapmanın da bazı sakıncaları vardır. O durumda· bu kadroların eğitimi yetersiz ve eksik, kalabilir. Bu nedeni artış yıllar içinde derece derece yapılmalıdır.

Son 40 yıldaki teknoloji patlaması sonuca yüksek bir ivmeyle büyüyen tıp bilimi, hekimliğin dalları açısından önemli değişiklikleri de birlikte getirmiştir. Yüzyılın başında bir hekim sağlıkla ilgili bilgilerin tümünü bilebilir ve uygularken, yazımızın konusu olan sorun da yoktu.

Hekimlik mesleğinde ilk görev kademelenmesi genel dahiliye, genel cerrahi, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk hastalıkları ana dalları olarak ayrılırken; böyle bir uzmanlık kazanmayanlar da pratisyen hekim görevini üstlenmişlerdi.

Yüzyılın ortasında teknolojinin parlaması, ayrı bir uzmanlık gerektiren laboratuvar dallarının da ortaya çıkmasına; bunun yanında genel klinik uzmanlıklarının da tek organ ya da hastalık grupları ile sınırlayan dallara ayrılmasına yol açmıştır. (Radyoloji, mikrobiyoloji, patoloji, göz, kulak-boğaz, ortopedi, nöroloji, psikiyatri, kan, böbrek, kalp hastalıkları, kanser uzmanlıkları gibi.)

Teknoloji atılımını yapmış, belki de daha önemlisi “plan yapma” kavramı gelişmiş ülkeler, bu gelişmeye uygun ayarlamaları uygulamış ve sağlık hizmetlerindeki “işlevsel” akışı yoluna oturtmuşlardır.

Sayısal dengesizlik…

Ülkemizdeki durum nedir? Şimdi bu duruma bakalım: Büyük gelişmeler, doğru hamleler olmuştur. Ancak bir dönem doğru olan değer ve hesapların, zaman içinde değişmesi gerektiği ya hiç anlaşılamamış ya da geç anlaşılmıştır. Kısacası sağlık hizmetinde gelişmiş ülkelere ayak uydurmak için ayarlamalar yapılamamıştır. “Plan yapma”yı sevmeyişimiz, sayılara-birimlere önem vermeyişimiz hizmette verim kaybına neden olmuştur; halen de olmaktadır. Türkiye’de hekim gücü açısından en büyük açık uzmanlık dalları arasındaki sayısal dengesizliktir. Yeterli pratisyenimiz, yeterli genel cerrah, kadın-doğum ve çocuk uzmanlarımız vardır. Laboratuvar ve klinik yan dal uzmanlarımızın sayısı ise çok azdır. Bu dengesizlik, öbür uzmanlık dallarının verimini de büyük ölçüde düşürmektedir.

Gelişmiş ülkelerde bugün tıp fakültelerinden Sonra uzmanlık eğitimine devam edenlerin oranı yüzde 70’ten yüzde 90’a değişmektedir.

Bizde ise yıllar öncesinin 1/1 değeri halen pratisyen/uzman oranı için uygun sayılmaktadır: Daha da önemlisi, bu çok kaba ölçeğe bakarak farklı uzmanlık dallan arasındaki dengesizliği gözden kaçırıyoruz.

Ayrıca gelişen eğitim, iletişim ve ulaşım sonucunda bugün toplumda hastalık karşısında bir uzmana başvurma istemi ve olanağı gittikçe artmaktadır. 9-10 yıl·önce bir grubun savunduğu, ‘‘Bize çıplak ayaklı doktor lazım’’ sloganı bu fikrin doğduğu Çin’de bile çökünce duyulmaz olmuştur, ama Türkiye’mize en uygun, en yakışan ve en verimli olacak sağlıktaki insan gücü planı da yapılmamıştır.

Dengesizlik bir yıl sonra büyüyecektir

Yukarıda özetlediğimiz bugünkü eksik ve dengesizlik, bir yıl gibi kısa bir süre sonra karşılaşacağımız bir olgu ile büyüyecektir. Bu sorun için acilen önlem planı hazırlanmalıdır. 1989’da Türkiye’de tıp fakültelerinin yıllık mezun sayısı 3 binden 5 bin 500’e sıçrayacaktır. (Fakültelerdeki bu kontenjanın fazla oluşunu ve nitelikli eğitimi zorlaştırdığını, ayrı bir konu olduğu için bu yazıda tartışmıyorum.) Bu sayıya karşılık yıllık toplam uzmanlık kadroları 800 dolayındadır.

Hesap apaçık ortadadır: Hızla planı yapılmaz ve önlemleri alınmazsa, çağdaş sağlık hizmetine uygun olmayan birçok diplomalı, ama verimsiz genç hekimimiz yığılacaktır.

Kadrolar arasında kaydırma yeterlidir

Tıbbın bugünkü gelişmesinin gereği, uzmanlık kadroları, mezunların yüzde 70’ini alabilecek sayıya yükseltilmelidir. Bu yapılırken özellikle sayıca eksik dalları dikkate almak, hekim gücümüzün verimi için şarttır. Bu artışı bir anda yapmanın da bazı sakıncaları vardır. O durumda bu kadroların eğitimi yetersiz ve eksik kalabilir. Bu nedenle artış yıllar içinde derece derece yapılmalıdır.

Düzeltmenin ilk meyveleri alındığında, sistem kendi kendini doğurduğundan, denge hızla düzelecek ve verim artacaktır.

Kaldı ki yeni uzmanlık kadroları, oluşturulması gerekli yeni kadrolar olmayacaktır. Bu nedenle mali bir yük de getirmeyecektir. Çünkü mezunlardan uzmanlık kadrosuna giremeyenleri zorunlu hizmete gönderirken esasen her birine kadro verilmektedir. Bugün zorunlu hizmetin pratisyen bölümünde fazlalık oluşmuştur; gelecek yıl, bu fazlalık iki katına çıkacak ve bu hizmet “astarı yüzünden pahalı” bir duruma gelecektir. Görüldüğü gibi düzenleme için sadece kadrolar arasında bir kaydırma yeterlidir.

Kısa süredeki icraatından, yeniliğe ve sayısal verilere dayalı önerilere açık olduğunu gördüğümüz Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Sayın Akarcalı’nın, sağlık hizmeti dengesini düzeltecek ve verimi arttıracak bu konu ile de ilgileneceğine inanıyorum.

Hekim Fazlası, Sağlığın Sömürülmesi

CUMHURİYET/2 

13 Ocak 1987

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

Hekim Fazlası, Sağlığın Sömürülmesi

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyinin yükselmesi için fakülte kontenjanlarının azaltılması yanında, mezuniyet sonrası uzmanlık kadrolarında gereksinime göre dengelerin bir an önce sağlanması, çağdaş tıp anlayışına uygun olarak sağlık hizmetlerini kurumlaştırma yönündeki idari kararların bir an önce alınması ve tüm olayın ileriye dönük bir planda bütünleştirilmesi gereklidir.

Cumhuriyetimizin kuruluşunda 7 milyon nüfusumuz için 326 olan hekim sayısı, 1980’deki 45 milyon nüfus için 28.000’e ulaşmıştır. 1986’da bu sayı yılda ortalama 3000 yeni hekimin katılmasıyla 45.000’e yükselmiştir. Ancak 1982’de fakülte sayısının artışı ve kontenjanların yeniden ayarlanması ile 1988’den başlayarak her yıl ortalama 5000 hekim diploma alacaktır. Kaba bir hesapla 2000 yılında, bu zaman diliminde emekliye ayrılan ölen meslektaşlar da dikkate alındığında, 90-95.000 faal hekimin olacağı anlaşılmaktadır.

Bu sayı, 700 nüfusa bir hekimi ifade etmektedir.

Ülkelerin insangücü planlarında, ülkenin siyasi yapısına göre farklı kuruluşlar yetkili ve etkili olabilmektedir. Ülkemizde bu hedeflerin sayısal değerini saptamak DPT ‘nin sorumluluğundadır. Ancak 1981 yılında 1000 nüfusa bir hekimi uygun sayan bu kurum, bugünlerde 700-800’e bir hekimden söz etmektedir ki, bu oran halen gelişmiş ülkelerin bile pek azında var olan bir orandır. Bu ülkelerde hekim fazlası sorunu başlamıştır. Bunun yanında gelişmekte olan bazı ülkelerde de (özellikle Pakistan’da) işsiz hekimler ciddi bir sosyal sorun durumundadır.

Temel amaç, ülkenin sağlık düzeyinin yükseltilmesidir. Gerekli altyapı, yardımcı personel, araç-gereç sağlanmadıkça tek başına hekim sayısının artışı ile bu gerçekleşemez

TEMEL AMACA AYKIRI TUTUM

Altyapının çağdaşlaştırılamadığı durumda hekimin işsiz kalma dönemi daha erken başlayacaktır. “On yıl sonra tıp fakülteleri tatil mi edilecek?” sorusuna yanıt arayarak konuyu açıklığa kavuşturalım:

İnsangücü hedeflerinin ekonomik hedeflerden farklı özelliği, hedefin aşılması halinde önemli sosyal sorunların doğmasıdır. Bu bakımdan insangücü hedefinin en azı, en uygunu olduğu gibi bir üst sınır da belirlenmeli ve plan buna göre yapılmalıdır. Tersi durumda üst düzey mesleklerde insangücü fazlasını başka bir alana yöneltme de yapılamayacağından; karşılaşılan sosyal sorunun boyutları çok ciddi olacaktır. DPT, belirlediği hedefe (bu hedefi doğru varsaysak bile) kısa sürede ulaşıldıktan sonra taşmayı nasıl önleyeceğini de belirlemeli ve açıklamalıdır. On yıl sonra tıp fakültelerini tatil mi edecekler? Kontenjanı yılda IO00’e mi indirecekler? Yanıt: Bu denli bir sınırlama, o tarihte başarılamaz. Esasen sayısal değişikliklerin, her iki yönde de yavaş yavaş gerçekleşecek şekilde planlanması daha uygundur.

Her uzmanlık dalındaki insangücü ayrı ayrı dikkate alınmalı.

Gözden kaçan bir başka özellik ve yanlış değerlendirme hekim insangücünde hemen her zaman veri olarak toplam hekim sayısının, dikkate alınmasıdır. Gerçekte çağdaş tıpta bu birim, ölçüt olarak yeterli bilgi verememektedir. Uzmanlık, hatta yan dal uzmanlıklarının geliştiği (daha önemlisi, hastalarca istendiği) bugünkü tıpta, her bir uzmanlık dalındaki hekim sayısının ayrı ayrı dikkate alınması gerekir. Böyle yapıldığında ülkemiz sağlık sorunlarındaki en önemli çarpıklığın, uzmanlık dalları arasındaki sayısal dengesizlik ve coğrafi dağılımın olduğu görülecektir. Bunun yanında bazı dallarda (genel dahiliye, genel cerrahi, çocuk hastalıkları gibi) bugün bile bir enflasyonun var olduğu anlaşılacaktır.

Hekim sayısı bu hızla artarsa oluşacak hekim fazlalığının ne gibi sakıncaları vardır?

Hekim fazlasının ilk ve en önemli doğal sonucu piyasada bir rekabetin oluşmasıdır. Rekabetin başlaması ile müşterinin çekilebilmesi ve çoğu zaman sömürülmesi de birlikte görülmektedir. Sağlık dışındaki bazı konularda piyasa rekabeti olumlu sonuçlar getirebilir ya da yanıltıcı rekabetin zararı çok önemli olmayabilir. Sağlık konusunda ise özne insan ve onun sağlığıdır. Bu varlığın piyasa rekabetine açılması çok sakıncalıdır. Kişinin en duyarlı olduğu değerlerinden sağlık konusunda istismar edilmesi çok kolaydır. Piyasa rekabeti, esasen bugün de bir ölçüde var olan bu sömürünün boyutlarını kat kat arttıracaktır.

ÖNERİ

Bir toplumda, sağlık yönünden bundan daha zararlı bir etken düşünülemez.

Çözüm için tek öneri ve yol söz konusudur: Tıp fakültelerinin kontenjanları azaltılmalıdır.

Önümüzdeki otuz yıllık süreç içerisinde yılda 2500 t. 500 yeni hekim ülkemiz için en uygun insangücü sayısıdır. Sayıdaki bu azalma bir başka yönden de çok yararlı olacaktır. Tıp eğitiminin üç yıllık ikinci yarısı uygulama dönemidir. Eğitimin istenen nitelikte yapılamayışında en önemli etken uygulama kümelerinin kalabalık oluşudur. Bu olumsuzluk kontenjanın azalmasıyla düzeltilmiş olacaktır.

Sağlık hizmetlerinin bugünkü düzeyinin yükselmesi için fakülte kontenjanlarının azaltılması yanında, mezuniyet sonrası uzmanlık kadrolarında gereksinime göre dengelerin bir an önce sağlanması, çağdaş tıp anlayışına uygun olarak sağlık hizmetlerini kurumlaştırma yönündeki idari kararların bir an önce alınması ve tüm olayın ileriye dönük bir planda bütünleştirilmesi gereklidir.

Bu yöndeki gerçekçi bir sağlık planının çoktan yapılmış olması gerekirken bugün hala birbirinden kopuk doğru-yanlış kararlarla zaman yitirmekteyiz.

AT Yolunda Eğitim ve Bilim Engelleri

AT Yolunda Eğitim ve Bilim Engelleri

CUMHURİYET/2 

26 Kasım 1988 

OLAYLAR VE GÖRÜŞLER

PROF. DR UĞUR DERMAN, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Çağdaş bir toplum olmanın göstergesi zenginlik ya da yoksulluk değildir. Kişi başına ulusal gelir gibi veriler, ayrıntı düzeyinde bir ölçüttür. Sosyal kalkınmanın temel göstergeleri okuma-yazma oranından başlamak üzere eğitimin öbür basamaklarındaki gücümüzdür. Her tür meslekteki insan-gücümüzün, Avrupa ülkelerindeki meslektaşları düzeyinde eğitilebilmeleri, kalkınmamızın temel göstergesidir. Hedef AT üyeliği ise hekimlerimizin, mühendislerimizin, işletmecilerimizin, hukukçularımızın yetiştirilme koşullarını, bilgi düzeylerini topluluktaki ülkelerin üniversite kavram ve koşullarına ayarlamak zorundayız.

AT’ye üye olabilmenin koşulları olarak ekonominin genel yapısından, düzeyinden, enflasyon oranından panellerde, basında son bir yıl içinde oldukça sık söz edilir olmuştur. Hükümetin tek önemsediği ekonomi olduğuna göre sosyal tartışmaların bu yöne çekilmesi, toplumun dikkatinin bu noktada yoğunlaşması doğaldır. Ancak gerçek böyle midir? AT’nin bugünkü üyeleri, topluluğun düşünüldüğü gibi yürümesi için ekonomik konuların dışında koşul olarak hangi özelliklere dikkat etmektedirler? Birbirlerinin ortaklıklarını. kabul etmelerine karşın AT yöneticilerini düşündüren sorunlar var mıdır, bunlar hangileridir? Bu ülkelerin temsilcilerinin de katıldığı değişik konulardaki toplantılarda bu sorunlar hakkında bazı ipuçları-belirtiler ortaya çıkmakta mıdır?

Geçen eylül ayında İstanbul’da eğitim ile ilgili önemli bir uluslararası kongre yapıldı. Avrupa Tıp Eğitimi ve Dekanları Kongresi’ne basınımız da, yayınımız da pek iltifat etmedi. Bilimsel, konular, zakkum mucizesi(!) gibi aylarca tefrika edilemeyeceğine göre ilginç haber sayılmayışı ülkemizde doğal. Zaten eğitim konularının önemsenmemesini kimse yadırgamıyor. Eğitim Kurultayı (şurası) bile kaç yıl aradan sonra toplanabildi. Tüm dikkatimiz alışveriş, gerçek ya da hayali ithalat-ihracatta. 

Yukarıda adı geçen uluslararası toplantıda tüm Avrupa ülkelerinde değişen sağlık sorunları ve teknik karşısında sağlık hizmetlerinin yönü ve bu duruma uyum için (mezuniyet öncesi ve sonrası) tıpta eğitimin alması gereken çehre, enine boyuna tartışıldı. Bu konuşmalar sırasında ülkeler arasında uzman hizmetlerinde belli bir fark olmadığı, ancak uzmanlık eğitimi öncesinde ilk basamak hizmeti için yetişen pratisyenin (mezuniyet öncesi) eğitiminde önemli farklar olduğu belirtildi. Özellikle AT üyesi ülkelerin dekanları ve eğitim temsilcileri ‘serbest dolaşım’ın başlaması ile ülkelerin tıp eğitimleri arasındaki farkların önemli bir sorun yaratacağı endişelerini belirtmişlerdir.

Bugüne kadar tıp eğitiminde hedef, ülkenin yalnız kendi sınırları içindeki sağlık hizmetine göre ayarlanırken; şimdi ortak bir hedef güdülmekte, olabildiği kadar eğitim düzeyi ve yöntemlerinde ortak bir çerçeve çizilmeye özen gösterilmektedir. Bu nedenle kasım ayının ilk günlerinde Lizbon’da tüm Avrupa ülkelerinin eğitim ve sağlık bakanları bir toplantıya davet edilmişlerdi. (Bu toplantı kasımın ilk haftasında yapıldı. Sosyal hizmetlerin en önemlisi “sağlık konusu”ndaki bu özen, öbür meslek, konularında, şimdilik daha az hareketli ise de ergeç gündeme gelecektir.


Gösterge, eğitimdeki güçtür

Ülkelerarası sınırların açılması; gümrüklerin kaldırılması, toplumların birbirine yaklaşması, uyum için bir yol ya da koşul değil, gerçekte bir sonuçtur. Toplumların yaşam tarzı, hukuk anlayışı, sosyal kavramları, eğitim düzeyleri, bilim ve teknoloji yetenekleri birbirine yakın ise sınırlarda ya da gümrüklerdeki engeller bugün var ise yarın nasıl olsa ortadan kalkacaktır. Başka bir deyişle, temel amaç ‘‘muasır medeniyet seviyesini’’ tutturmaktır. Yoksa çarşı-pazarda akla gelen her çeşit malın bulunması (çikita muz dahil) ülkenin çağ atladığını göstermediği gibi Avrupa kulübü üyeliğimizi de sağlamaz. Kaldı ki ekonomide kısa dönem düzenlemeleri yapmak ve başlangıç kaynağı bulmak için borçlanma olasıdır. Oysa eğitim ve bilimde borç alınamaz. Ülkeler genç kuşaklarını kendi koşullarını dikkate alarak çağdaş düzeyde kendileri yetiştiremedikleri sürece vesayetten kurtulamaz ve kalkınamazlar. Çağdaş bir toplum olmanın göstergesi zenginlik ya da yoksulluk değildir. Kişi başına ulusal gelir gibi veriler, ayrıntı düzeyinde bir ölçüttür. Sosyal kalkınmanın temel göstergeleri okuma-yazma oranından başlamak üzere eğitimin öbür basamaklarındaki gücümüzdür. Her tür meslekteki insan-gücümüzün, Avrupa ülkelerindeki meslektaşları düzeyinde eğitilebilmeleri, kalkınmamızın temel göstergesidir. Hedef AT üyeliği ise hekimlerimizin, mühendislerimizin, işletmecilerimizin, hukukçularımızın yetiştirilme koşullarını, bilgi düzeylerini topluluktaki ülkelerin üniversite kavram ve koşullarına ayarlamak zorundayız.

Yıllar içinde toplumumuzda okuma-yazma oranı, ilk, orta, yüksekokul mezunlarımızın sayısı büyük bir hızla artmıştır. Ancak açıkça vurgulamak gerekir ki bu nicelik artışı karşısında nitelik gerilemiştir. Uygulamanın önem kazandığı yüksek eğitimde niteliğin gerilemesi, öğrenci sayısının artışından çok, topluca açılan üniversitelerde akademik koşulların oluşturulamayışına; geleneği yerleşmiş üniversitelerin de özellikle genç ve araştırıcı kadrolarının dağılmasına bağlıdır. Öte yandan, dünyadaki teknolojik patlama, çağdaş üniversitelerin mezunları ile aramızdaki nitelik farkını büsbütün arttırmaktadır. Bu konuların yetkili kurumları DPT ve YÖK daha çok mezun sayısı ile ilgilenmekte, çözümün zorluğundan olacak nitelik sorununu gündeme getirmemektedir. Liberal ülkelerde konunun önemli bir yetkilisi durumundaki meslek odaları ise Türkiye’mizde devre dışı bırakılmışlardır. Bir örnek vermek gerekirse tıp fakültelerinde öğrenci sayısı arttırılırken; uzmanlık öğrencisi kadroları arttırılmamıştır. Oysa AT ülkeleri bilgi artışı ve teknolojik gelişim karşısında tüm hekimlerde uzmanlaşmayı şart koşmaya başlamışlardır.


Sonuç

Sonuçta önümüzdeki yıllarda “Sizin hekiminiz, hakiminiz, mühendisiniz, işletmeciniz AT standardına uygun değildir” gerekçesinin bir engel olarak karşımıza dikileceği çok açıktır. Bu konu, meslek odalarının da katkısı alınarak DPT ve YÖK gündemine bir an önce alınmalıdır.

Kaldı ki bir topluluğa üyelik söz konusu olmasa bile, çağa ayak uydurabilmek için bu düzenlemeler esasen gereklidir.

YÖK / Not Much Changed

Yök 20 Profesörü “Kara Liste”ye Aldı… 18 Kasım 1990td_web_yocc88k_turhan_selccca7uk-2016-01-16-18-17.jpg
td_web_yocc88k_gucc88naydc4b1n-2016-01-16-18-17.jpg
td_web_yocc88k_gucc88nescca7-2016-01-16-18-17.jpg